Sanal ortamlarda bazı tutum mu diyelim, paylaşım mı diyelim bilemiyorum ama bence
görgü sınırlarını zorlayan bildirimlere tutulmaya devam ediyorum…
Başta yer bildirimleri… Kime ne nerede olduğundan.
Gitmişsin. Düşür elinden o telefonu, gittiklerinle keyfini sür. Hasta başında beklerken
telefonunu kurcalayan var, sağlık problemi yaşayan var, durumu olmayan var,
çalışmak zorunda olan var… Yaptığını yapamayan var… İnsani düşün biraz be
insanoğlu…
Sonra sofra fotoları… İnanılır bir şey değil… Olmaz
demiyorum… Türkiye’de olmayan, kimsenin bilmediği dünyanın bir ucundan bir tat
keşfetmişsindir. Özellikleriyle falan yazarsın, eyvallah… Ama örneğin herkeste
bir Adana kebabı veya benzeri bir foto… altında kısa yorumlar… ‘Vay vay vay…
Nefissss’ Nedir anlamı?
Tatildeyken bunları zaman zaman ilgiyle izledim… Evet
tatildeyken… Ben de tatildeydim. Çoğu insanın yapabildiğini ben de yapabildim.
Bildirimler, görüntüler… Bunları ortaya koyma ihtiyacı duymadım. Bilgisizce,
tembelce, sadece ‘Ben şurada bunu yaptım… Ne haber’ tadındaki iletilerden uzak
durdum… Sadece akrabalarımla iletişim kurduğum özel bir kanaldan iletişimdeydim…
Kimin ne durumda olduğunu bildiğim insanlarla…
Size tatille ilgili birşeyler yazacağım. Ama yazdıklarım
yalnızca bu tatilde yaptıklarım değil… Yıllardır gezdiğim, gördüğüm yerlerden
sizlere ipucu vermeye çalışacağım… Ki bir gün bir yerlere gitme durumunuz
olursa nacizane yazacaklarım belki bir
fikir olur….
Bu yıl farklı yerler gördüm. Yakın çevrem Selimiye tutkumu
iyi bilir. Bu yıl eklediklerim ve geçmiş gördüklerim sonrası şuna inanıyorum ki
memleketimiz gez gez bitmez, doyulmaz… Ve bizler maalesef büyük şehirlere
kendilerini hapsetmiş garip insanlarız.
Kimimiz iş uğruna şehirlerdeyiz. Kimimiz parası olmasına
karşın garip bir ortam tutkusuyla ayrılamıyor… Öyle ya da böyle… Oralarda daha
sağlıklı, daha yalın, daha mutlu yaşamak varken… Keşmekeşten ayrılamıyoruz…
Sorarsan da çoğunluğumuz ‘gitmek’ istiyoruz…
Neyse… İstanbul’dan
çıkalım…
Bana sorulduğunda yine favori tatil yerim Selimiye… Marmaris’in
o iğrenç şehirleşme ortamından uzak ve ulaşımının da kolay olmayışı Bozburun
bölgesindeki bu köyü her zaman sempatik kılıyor. Ruhen dinlenmenin doruğu
yerlerden biri… Hele bir de rakı sofrasından hoşlanıyorsanız… Köy mütevaziliği
ile birleşince fena bir yer… Zaten de yıllardır yakın çevreme anlata anlata köye de ziyaretçi konusunda bir katkım oldu sanırım..
Artık bir diğer favorim Kalkan oldu. Türkiye’nin bir ucunda
cennet. Hep merak ederdim niye bu kadar övgüyle söz ediliyor diye. Uzun bir yol
katedip görünce anladım. Kalkan asla sadece Kalkan değil. Yapacak, görecek,
gezecek o kadar konu ve yer var ki… Bilemiyorum ama bunaldığınız anda hemen
arabayı kenara çekip denize bu kadar kolay girilen bir yer var mı ülkemizde…
Kalkan ve civarında, Kaş’ta, tekne turunda, Patara’da orada burada… 20 yerde
denize giriyorsunuz… İnsan bir tane yosun görmez mi? Deniz bu kadar temiz
olabilir mi?
Burada bir not düşmek istiyorum… Selimiye ve Kalkan’da
kalmayı düşüneceklere istedikleri takdirde önerilerim de olabilir…
Hop kuzeye çıkalım… Bozcaada… Görmediyseniz görün… Tadın,
yaşayın. Ama acele edin. Gelen haberler özellikle yaz mevsiminde eski keyfinin
azaldığı şeklinde. Denizi biraz soğuk ama ada havası çok sıcacık… En azından
bahar mevsimlerinde bile 3-4 gün ayrıldığında asla pişman etmeyecek bir yer…
Aşağıya geçelim… Şirince… Burada da kalmayı düşünenlere
tavsiyem olabilir. Kesinlikle yaptığım hatayı yapmayın, 1 gecelik keyif diye
düşünmeyin. Bir garip atmosfer. Huzur iliklerinize işliyor. Ben hep gündüz
görmüştüm, kalabalığını yaşamıştım. Belli bir saatten sonra günlük ziyaretçiler
gittiğinde farklı bir havaya bürünüyor. Ve iyi bir pansiyonda sabah uyanış… Bir
kahvaltı… En küskün insanı hayatla barıştırır. İyi tavsiyelerle çevrede denize
girmekten doğa sporlarına kadar, bir çok olanak da söz konusu…
Yine aşağılara inelim… Geçerken görülen yerler vardır ya… Ne
güzel kasaba dersiniz… Yolunuz Kemer – Kaş arasına düşerse Finike’yi, Demre’yi
mutlaka ziyaret edin. Özellikle Silifke’nin deniz kenarı evleri emeklilik için
bir rüyaya benziyor…
Yine Kaş’a yanaşalım… Meşhur Kekova bölgesi… Tekne
turlarının kalktığı Üçağız köyü… Hemen o köyün bitişiğinde, karayolu bulunmayan
ama teknelerle gidilen Kale köyü… Hani o İstanbul’dan, oradan buradan aynı
fotoları koyup bir amaç hedefleyen kitle var ya… Buralarda fotoğraf koymaktan
telefon şarjını bitirirler… O ortamlarda içilen 2 kadeh sonrası keyiften de bu
adetlerini unuturlar sanırım… Biraz zahmetli yollar ama tekne turları için
özellikle kesinlikle katedilmesi gereken mesafeler bunlar…
Antalya ve Kemer için bir şey diyemiyorum. Diğer bölgelere
oranla nem oranının yüksekliği gerçekten yaşamı sürekli zor kılıyor. Oralarda
tatil yapmanın yolu da sanırım iyi bir tatil köyü bulmaktan geçiyor..
İşte böyle… Akla geldikçe yazarım bu bölgelerle ilgili
detaylar…
Ama her tatilin bir de acı dönüşü oluyor… Yer bildirimi
yapmak gerekirse ‘I’am at çöplük’… Her türlü kurtarma tekliflerine de açığım J Özellikle Selimiye ve
Kalkan bölgesinde… J
Bu arada… Elbette bu ülkenin gördüğüm onlarca denize uzak
yeri de var ama mevsim yaz olunca buralar aklıma geldi. Karadeniz ise ayrı bir
konu. Öyle bir güzellik öyle atıl duruyor ki turizm açısından… Kahrolmamak elde
değil… Dediğimi Sinop ve ötesinde bir kez denize girmişler çok iyi anlar…
Dönüş tarihimi söylemiştim. İş tekliflerini hazırlayın
demiştim. Tık yok! J
Kaldık yine hakkımı asla helal etmeyeceğimi yinelemekten bıkmadığım Serhat
Albayrak beyefendinin bana kurduğu dünyamla başbaşa… İdareye devam… Şükür
karnımız doyuyor, mütevazi gezmelerle nefes alıyoruz…
Bu memleketi görmekte, tanımakta büyük fayda var… Özellikle
karayolu ile gezmek çok anlamlı… Bazen bir deniz kenarı, bazen bir dağ yamacı…
Bu kadar güzelliğin birarada toplanırken genel anlamda maalesef
değerlendirilemediği bir ülke yok kanımca… Her yeri için yapılan mücadeleler…
Mesela Üçağız köyünden tekne turuna çıktığımıza bize gösterilen yer… Küçük bir
koy… Ortasında tersane kalıntıları… Hamidiye kruvazörünün Akdeniz’de düşmanı
bombaladıktan sonra her seferinde saklandığı koymuş. İnsanın tüyleri diken
diken oluyor… Bilen biliyor, duyan duyuyor. Ama bir tanıtımı, reklamı yok. Yanımda
çok sevdiğim bir abim bunu dile getirmese öyle öküz – ova misali bakıp geçerdik
oradan… Tarihine değer veren bir ülkenin elinde öyle yerler nasıl kullanılıyor,
incelemek lazım. Üçağız köyü, gelen her arabadan ne olduğunu anlayamadığım 7
lirayı giriş parası olarak alıyor. Kolay para… Ama o koy öyle duruyor…
Zaten bu memleketin de satılmayan yerleri öyle durmuyor mu?
Sat, gelsin kolay para… Sonra satılanlar geri gelir mi… Zor dostum zor…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder