9 Temmuz 2014 Çarşamba

I'm at...



Sanal ortamlarda bazı tutum mu diyelim,  paylaşım mı diyelim bilemiyorum ama bence görgü sınırlarını zorlayan bildirimlere tutulmaya devam ediyorum…
Başta yer bildirimleri… Kime ne nerede olduğundan. Gitmişsin. Düşür elinden o telefonu, gittiklerinle keyfini sür. Hasta başında beklerken telefonunu kurcalayan var, sağlık problemi yaşayan var, durumu olmayan var, çalışmak zorunda olan var… Yaptığını yapamayan var… İnsani düşün biraz be insanoğlu…
Sonra sofra fotoları… İnanılır bir şey değil… Olmaz demiyorum… Türkiye’de olmayan, kimsenin bilmediği dünyanın bir ucundan bir tat keşfetmişsindir. Özellikleriyle falan yazarsın, eyvallah… Ama örneğin herkeste bir Adana kebabı veya benzeri bir foto… altında kısa yorumlar… ‘Vay vay vay… Nefissss’ Nedir anlamı?
Tatildeyken bunları zaman zaman ilgiyle izledim… Evet tatildeyken… Ben de tatildeydim. Çoğu insanın yapabildiğini ben de yapabildim. Bildirimler, görüntüler… Bunları ortaya koyma ihtiyacı duymadım. Bilgisizce, tembelce, sadece ‘Ben şurada bunu yaptım… Ne haber’ tadındaki iletilerden uzak durdum… Sadece akrabalarımla iletişim kurduğum özel bir kanaldan iletişimdeydim… Kimin ne durumda olduğunu bildiğim insanlarla…
Size tatille ilgili birşeyler yazacağım. Ama yazdıklarım yalnızca bu tatilde yaptıklarım değil… Yıllardır gezdiğim, gördüğüm yerlerden sizlere ipucu vermeye çalışacağım… Ki bir gün bir yerlere gitme durumunuz olursa nacizane  yazacaklarım belki bir fikir olur….
Bu yıl farklı yerler gördüm. Yakın çevrem Selimiye tutkumu iyi bilir. Bu yıl eklediklerim ve geçmiş gördüklerim sonrası şuna inanıyorum ki memleketimiz gez gez bitmez, doyulmaz… Ve bizler maalesef büyük şehirlere kendilerini hapsetmiş garip insanlarız.
Kimimiz iş uğruna şehirlerdeyiz. Kimimiz parası olmasına karşın garip bir ortam tutkusuyla ayrılamıyor… Öyle ya da böyle… Oralarda daha sağlıklı, daha yalın, daha mutlu yaşamak varken… Keşmekeşten ayrılamıyoruz… Sorarsan da çoğunluğumuz ‘gitmek’ istiyoruz…
Neyse…  İstanbul’dan çıkalım…

Bana sorulduğunda yine favori tatil yerim Selimiye… Marmaris’in o iğrenç şehirleşme ortamından uzak ve ulaşımının da kolay olmayışı Bozburun bölgesindeki bu köyü her zaman sempatik kılıyor. Ruhen dinlenmenin doruğu yerlerden biri… Hele bir de rakı sofrasından hoşlanıyorsanız… Köy mütevaziliği ile birleşince fena bir yer… Zaten de yıllardır yakın çevreme anlata anlata köye de ziyaretçi konusunda bir katkım oldu sanırım..

Artık bir diğer favorim Kalkan oldu. Türkiye’nin bir ucunda cennet. Hep merak ederdim niye bu kadar övgüyle söz ediliyor diye. Uzun bir yol katedip görünce anladım. Kalkan asla sadece Kalkan değil. Yapacak, görecek, gezecek o kadar konu ve yer var ki… Bilemiyorum ama bunaldığınız anda hemen arabayı kenara çekip denize bu kadar kolay girilen bir yer var mı ülkemizde… Kalkan ve civarında, Kaş’ta, tekne turunda, Patara’da orada burada… 20 yerde denize giriyorsunuz… İnsan bir tane yosun görmez mi? Deniz bu kadar temiz olabilir mi?

Üzüldüğüm Kalkan’ın asıl tadını başta İngilizler olmak üzere yabancıların çıkarıyor oluşu. Ancak bu da Kalkan’ın günlük yaşamına kabul etmek gerekir ki farklı bir kalite de getiriyor. Sokaklar saat başı temizleniyor gibi. Dükkanlar düzenli olmak zorunda, zira aksi takdirde İngiliz alışverişe gelmiyor… Kaliteli yabancı ile kalitesiz yabancı farkını, hatta üzülerek yazıyorum ki kaliteli yabancı ile Türklerin yoğun tatil yaptığı yerlerin arasındaki farkı Kaş – Kalkan çarşılarından bile gözlemlemeye başlayabilirsiniz…
Burada bir not düşmek istiyorum… Selimiye ve Kalkan’da kalmayı düşüneceklere istedikleri takdirde önerilerim de olabilir…
Hop kuzeye çıkalım… Bozcaada… Görmediyseniz görün… Tadın, yaşayın. Ama acele edin. Gelen haberler özellikle yaz mevsiminde eski keyfinin azaldığı şeklinde. Denizi biraz soğuk ama ada havası çok sıcacık… En azından bahar mevsimlerinde bile 3-4 gün ayrıldığında asla pişman etmeyecek bir yer…
Aşağıya geçelim… Şirince… Burada da kalmayı düşünenlere tavsiyem olabilir. Kesinlikle yaptığım hatayı yapmayın, 1 gecelik keyif diye düşünmeyin. Bir garip atmosfer. Huzur iliklerinize işliyor. Ben hep gündüz görmüştüm, kalabalığını yaşamıştım. Belli bir saatten sonra günlük ziyaretçiler gittiğinde farklı bir havaya bürünüyor. Ve iyi bir pansiyonda sabah uyanış… Bir kahvaltı… En küskün insanı hayatla barıştırır. İyi tavsiyelerle çevrede denize girmekten doğa sporlarına kadar, bir çok olanak da söz konusu…
Yine aşağılara inelim… Geçerken görülen yerler vardır ya… Ne güzel kasaba dersiniz… Yolunuz Kemer – Kaş arasına düşerse Finike’yi, Demre’yi mutlaka ziyaret edin. Özellikle Silifke’nin deniz kenarı evleri emeklilik için bir rüyaya benziyor…

Yine Kaş’a yanaşalım… Meşhur Kekova bölgesi… Tekne turlarının kalktığı Üçağız köyü… Hemen o köyün bitişiğinde, karayolu bulunmayan ama teknelerle gidilen Kale köyü… Hani o İstanbul’dan, oradan buradan aynı fotoları koyup bir amaç hedefleyen kitle var ya… Buralarda fotoğraf koymaktan telefon şarjını bitirirler… O ortamlarda içilen 2 kadeh sonrası keyiften de bu adetlerini unuturlar sanırım… Biraz zahmetli yollar ama tekne turları için özellikle kesinlikle katedilmesi gereken mesafeler bunlar…
Antalya ve Kemer için bir şey diyemiyorum. Diğer bölgelere oranla nem oranının yüksekliği gerçekten yaşamı sürekli zor kılıyor. Oralarda tatil yapmanın yolu da sanırım iyi bir tatil köyü bulmaktan geçiyor..

Şimdilik aklıma gelen öneri yerler buraları… Aklıma tatil dendi mi karşıt görüş olarak Bodrum gelir… 10 yılı aştı gitmeyeli… Bir o kadar da gitmeme isteğim var… Bodrum’dan gelen haberler ilginç… Lahmacun fiyatları malum. Yemek fiyatlarını yazmıyorum bile. Mesai saati bitimi yol sıkışıklığı falan… 2 saate yakın trafikte kaldığını anlatanlar… Sahillerde et yığını durumlar… Bir de ‘İstemem yan cebime koy’ görüntüsündeki sosyetikler… ‘Ay bizi nasıl yakaladılar, nasıl çektiler’… Bırakın ne olur yahu… Yüzde 90’ı görüntü veya isim Bodrum’a giden bir kesim var oralarda… Gidin Kaş’a Kalkan’a… Hele tekneniz varsa… Değil yakalanma, görülme şansınız yok… Türk insanın klasik riyakar tutumlarının yansımasıdır Bodrum’da yaz ayları… Bir de anlamsız kazıklanma arzularını giderdikleri yerdir… Neyse…

İşte böyle… Akla geldikçe yazarım bu bölgelerle ilgili detaylar…
Ama her tatilin bir de acı dönüşü oluyor… Yer bildirimi yapmak gerekirse ‘I’am at çöplük’… Her türlü kurtarma tekliflerine de açığım J Özellikle Selimiye ve Kalkan bölgesinde… J

Bu arada… Elbette bu ülkenin gördüğüm onlarca denize uzak yeri de var ama mevsim yaz olunca buralar aklıma geldi. Karadeniz ise ayrı bir konu. Öyle bir güzellik öyle atıl duruyor ki turizm açısından… Kahrolmamak elde değil… Dediğimi Sinop ve ötesinde bir kez denize girmişler çok iyi anlar…

Dönüş tarihimi söylemiştim. İş tekliflerini hazırlayın demiştim. Tık yok! J Kaldık yine hakkımı asla helal etmeyeceğimi yinelemekten bıkmadığım Serhat Albayrak beyefendinin bana kurduğu dünyamla başbaşa… İdareye devam… Şükür karnımız doyuyor, mütevazi gezmelerle nefes alıyoruz…

Bu memleketi görmekte, tanımakta büyük fayda var… Özellikle karayolu ile gezmek çok anlamlı… Bazen bir deniz kenarı, bazen bir dağ yamacı… Bu kadar güzelliğin birarada toplanırken genel anlamda maalesef değerlendirilemediği bir ülke yok kanımca… Her yeri için yapılan mücadeleler… Mesela Üçağız köyünden tekne turuna çıktığımıza bize gösterilen yer… Küçük bir koy… Ortasında tersane kalıntıları… Hamidiye kruvazörünün Akdeniz’de düşmanı bombaladıktan sonra her seferinde saklandığı koymuş. İnsanın tüyleri diken diken oluyor… Bilen biliyor, duyan duyuyor. Ama bir tanıtımı, reklamı yok. Yanımda çok sevdiğim bir abim bunu dile getirmese öyle öküz – ova misali bakıp geçerdik oradan… Tarihine değer veren bir ülkenin elinde öyle yerler nasıl kullanılıyor, incelemek lazım. Üçağız köyü, gelen her arabadan ne olduğunu anlayamadığım 7 lirayı giriş parası olarak alıyor. Kolay para… Ama o koy öyle duruyor…


Zaten bu memleketin de satılmayan yerleri öyle durmuyor mu? Sat, gelsin kolay para… Sonra satılanlar geri gelir mi… Zor dostum zor…

Hiç yorum yok: