27 Mayıs 2012 Pazar

Transfer Ne Kadar Çözüm...



Ne zaman futbol bitse, futbol dünyası için garip ve tehlikeli bir ortam oluşur. Futboldan kopamayanlar garip ve ısrarcı bir yaklaşım tarzıyla her yeri deşip birşeyler bulmaya çalışırlar. Bu da ortamı gerdikçe gerer. Gerçi ülkemizde futbol dendi mi artık gerilebilecek ne kaldı bilemiyorum ama sanırım bunu da başaracak bir yapımız mevcut.

Liglerin bitimiyle bir merak başlar ki sormayın gitsin: Transfer... Bunla ilgili soruların ardı arkası kesilmez. Bu arada bir de çok bilen kesim vardır. 'O buraya gidecek, şu geliyor' tarzında. Transferin bu kadar magazinsel bir şekilde gündemde olduğu ülkemizde bu bilenlerin (!) prim uğruna bildiklerini sandıkları herşeyi tartmaksızın söylemeleri kadar doğal bir şey yok :) Çok emin olmadıkça ben bu konulara girmemeye çalışıyorum. Girersem de kimseyi kırmadan, ortamı bulandırmadan kenardan gitmeyi tercih ediyorum. Her kulağıma geleni, her iddiayı dile getirsem herhalde fena raiting yapardım :):):)

Transferi büyük bir mesele haline getiren arkadaşlara birkaç sözüm var...

  • Bu transfer dönemi her yıl 2 kere yaşanıyor. Kaç kez transfer dönemi şampiyonlarının başarıya ulaştığını gördünüz? Futbolda önemli olan bir sistem kurup eksikleri tamamlamaktır. Çok transfer yapan takım anlayın ki kimliksiz bir yapıdadır.
  • Hemen bu yıl G.Saray'ın şampiyonluğunu hatırlatanlarınız olabilir. Teknik direktör ve takım silbaştan oluştu ve şampiyon oldular. Bana göre 2 etken var: Önemlisi Fatih Terim gibi ülkemizi çok iyi tanıyan bir isim işe soyundu. Ve bir o kadar önemli etken de şike davası falan derken 'normal' bir sezon yaşanmaması....
  • Gazetelere sürekli sitem eden, 'Hergün yalan transferler yazıyorlar' diyen kesim, bir gazeteci, yönetici veya futbolcu gördüğünde aynı soruları ardı arkasına sergiliyor. Bu bir tezat değil mi sizce de...
  • Bir futbolcu adı ortaya çıkınca bu kez 'Bu iş niye bitmiyor' beklentisi var. Meslek hayatım boyunca 4-5 transfere adım adım, gazeteciden öte şahit oldum. 'Belki de hala olduklarım var!! Şaka veya değil :):):):)' İnanın transfer işi pazardan, marketten bir şey almakla aynı hızda olmuyor. Adım adım, satır satır herşey hesaplanıyor. Ve transfer öyle gerçekleşiyor. Şhit olduğum transferlerden bir Anelka idi. Tesadüf eseri çok içindeydim ve 45 güne yakın sürmüştü. Ve inanın gözümle gördüklerim gazetelerin bir çoğunda çıkan haberlerle hiç
    uyuşmuyordu...
  • Herkes takımına, futbolcusuna sevgisini göstere göstere bitiremiyor. Her yerde futbolculara büyük övgüler var. Ve aynı insanlar sürekli transfer istiyor. Peki o çok sevdiğiniz oyuncular bu transfer haberleri sonrası nasıl bir motivasyon içine giriyorlar hiç düşündünüz mü?

Sonuç: Bence transfer konusunda herkes sabretmeyi, sessiz kalmayı ve işi bilenlere teslm etmeyi bilmeli. Ortamı bulandırmamak önemli. İnsanlar transfer haberi istiyor. Gazeteler bu haberleri yapıyor. Ve sonra basına sitem... İnsanlar hakettikleri gibi yaşarlar, istediklerini önlerinde bulurlar...

Milli takımın Avusturya kampından bugün can sıkıcı bir gerginlik haberi geldi. Volkan Demirel ile gazeteci dostumuz Vedat Danacı bir gerginlik yaşamış. Volkan konumunun sağladığı güçle de sanırım biraz ağır sözler söylemiş. Hemen 'Meslektaşını koruyacak' şeklinde basit bir yaklaşımda bulunmayın lütfen...

Volkan sanırım 12-13 yıldır futbol oynuyor. Vedat 20 yılı aşkın süredir gazeteci. Sanırım 10 yılı aşkın süre daha yapacaktır işini. Çok sevilir arkadaşları içerisinde. Aynı ortamlarda az bulundum ama her zaman ölçülü ve işini iyi yapan biri olarak bilirim kendisini. Meslek hayatı açısından Volkan'dan çok daha tecrübelidir. Volkan'ı da tanırım. Gazeteci olarak haber açısından bir şey duyup sormak istendiğinde veya bir görüş alınmak istendiğinde pek ulaşılamaz isimlerdendir. Söylediğimizde 'Telefonum açık halbuki' der ama çok ulaşamadığım olmuştur kendisine. Oysa son çalıştığım gazetenin magazin servisi benim de haberim olmadığı bir haberi yaptığında sabah beni aramıştı. Daha saat 10 olmamıştı. Ve ben o haberi daha görmemiştim bile. Ben kendisine asla o hızda ulaşamadım. O birde bir yapmıştı :):)

1 yıldır sürekli şike davası nedeniyle fıtbol dünyasındaki herkesin sakin bir şekilde elele vermesi gerektiğini savunuyorum. Herkes kendi penceresinden haklılık savaşına girip sürekli çatışırken ben futbolun çatısı altında o pencerelerden bakılması gerektiğine inandım. Aksine, örneğin Fenerbahçeliler bile kendiiçlerinde bölündü. Ama sorsan herkes bu işlerin futbolun ötesinde olduğuna inanıyor ama yapılanla düşünülen birbirini tutmuyor...

Az buçuk tecrübemle o olayı tahmin edebiliyorum. Vedat işi gereği fotoğraf çekmeye çalışırken Volkan karşı çıkmıştır. Araya bir de sanırım Caner girmiş... Falan filan.... Ne gerek var arkadaşlar... Gerginliği biraz aşağı çekip ortama futbol bulaştırmak varken... Ne gerek var... Sonuçta aynı dünyanın insanları... Aynı pastayı paylaşıp geçinen insanlar değil mi?

Eş dost sohbeti olsun, Twitter olsun, ora olsun bura olsun... Bir laf söylüyorsun... Hemen karşı görüşler... Sohbetle ilgisi olmayan yaklaşımlar... Daha bugüne kadar bir yönetici, futbolcuyla çay içmemiş insanların bilgiçce yaklaşımları ve yine gerginlik...

Çok sıkıcı arkadaşlar... Biraz sakinleşin... Saygı göstermeyi ön planda tutun... Bu kadar yaşanandan sonra az biraz mütevaziliğin zararı olmaz. Olmuşa çare aramayın...

Olmuşa çare arayanlar, yapılacak hakkında fikri olmayanların işidir..

Geçmişi kurcalamanın anlamı yok... Futbolu seviyorsanız futbolu ön planda tutun... Pencelerinizdeki perdeleri de açın ki etrafı tam görün... Görmeyenlere tiyo: Futbol bitiyor, sevecek yanı kalmıyor...

Ve en önemlisi: Ortam rantçılarına prim sağlamayın...

14 Mayıs 2012 Pazartesi

Cehalet...



1980 yılıyla tribünde 'sürekli' taraftar olarak yerimi aldım. Lise üniversite derken mesleğe başladım. 18 yıldır profesyonel gazeteci olarak yine tribünlerdeyim. Fenerbahçe yandaşıyım ama işimi en objektif şekilde yapmaya gaytret ettim. Kazandığımızda – kaybettiğimizde herşeyi kendi dünyamda yaşamaya özen gösterdim. Takılacaksam, şaka yapacaksam bunu anlayacak ve benim de anlayış göstereceğim kişileri seçtim. Her zaman sakin, uzlaşmacı bir profil çizmeye özen gösterdim. İşimde yalnızca inandığım doğruların peşinde gitmeye çalıştım. Yanlşlarım oldu ama asla kasıtlı değildi.

Bu süreçte birçok gazeteci gibi kimseye yaranamadım. Yerenler oldu, sövenler oldu. Sevenler de oldu elbette. Herkesi bir arada idare etmeye çalıştım. Son yıllarda sanal ortamlar başgösterdi. Bunu positif kullanmak varken çoğu kez olduğu gibi halkımız silah olarak kullanmaya başladı. Sıksam çocuğum yaşta olabilecekler sahte isimlerle küfürler savurdular. Fenerbahçe'yi sahadan veya TV'den gören gönüllüleri yıllardır içimde yaşadığım camia için bana ahkam keserken ne hainliğimi bıraktılar, ne taraflılığımı, ne de birilerinin adamı olduğumu. Hatta G.Saray'lı, Beşiktaş'lı diyenler bile oldu... Amaçları bok atmaktan öte bir zihniyet olmaksızın... Herkesin adamı oldum sırayla... Şu dönem işten uzağım. Nasıl birilerinin adamıysam...

Ben hep kendimi bildim... Aynadaki kişiye hiç ihanet etmediğimi biliyorum...

Futbolu çok sevdim. Fenerbahçe'yi de... İyi ki G.Saray, Beşiktaş ve diğerleri var ki futbolun tadını çıkartık ülkemizde. Yoksa ülke futbolumuzun verdiği keyif ortada. Maksat futbol seyretmek olsa diğer liglere talim etmek zorunda kalacaktık. Ama takımlarımızın rekabetiyle futbolumuzu renklendirdik.

Buraya kadarmış demeye dilim varmıyor ama futbolumuz bu sezon büyük yara aldı. Ve artık herşeyin tadı kaçtı.

Suçlu herkes... Ben, yönetici, taraftarlar, polis, aklınıza gelen herkes suçludur bu işte... Bu kadar beyinsizce yaklaşılması sonrası şike davasıyla başlayan yarayı deşe deşe futbolumuzu yedik bitirdik.. 3-5 kişi sağduyuya çağırdıysa da galeyena çağıranlar rağbet gördü. Sokaklara döküldü herkes. 'Bizden olmayan, bizim gibi düşünmeyen ölsün' mantığı hakim oldu. Sokaklarda çatışırken yukarılardan bir tane akıllı ses gelmedi. Klasik deyimle 'Filler çarpıştı, çimler ezildi'

Herkes yalnızca kendi penceresinden baktı. Kimse haklı değildi kişinin kendinden başka. Herkes kahrolsundu, yaşasın bizim düşüncemizdi.... Bizim düşüncemizde olmayanlar bizim takımı tutmamalıydı, onlar da düşmandı...

Futbol sokaklarda, TV'lerde yaşamaya başladı. Çimler üzerinde olanlar 2. planda bırakıldı. Futbolun çimler üzerindeki görevi 2. plana itildi...

Bu karmaşıklıklar, iğrençlikler içinde Fenerbahçe – Galatasaray maçına geldik. Belki futbol tarihimizde bir daha olmayacak bir final oynanacaktı: Fenerbahçe – Galatasaray maçını kazanan şampiyon olacaktı! Bunun de içine ettik. Bir yılı temizleme yerine yaşanan tüm iğrençlikleri her yere sıvamayı tercih ettik.

Taraftar – polis kavgasını basit bir çekişme olarak görenler yanılıyor. Bu tablo birilerinin isteğiyle yaratıldı ve sokaktaki herkes, polisi – taraftarı buna uydu.... Herkesi birbirine düşman etmek isteyenlerin planı tuttu. Tebrikler onlara...

Taraftar arkadaşım... Başın sıkıştığında, hırsız geldiğinde, kaza yaptığında, uzaktayken ailen bir sıkıntı yaşadığında koştuğun polis değil mi? Senin sahada işin ne ki sahaya girmeni engellemeye çalışan polise saldırıyorsun?

Polis arkadaşım... Biber gazını dibine kadar köklediğin o insanları arasında eşinin, akrabanın çoluğu çocuğu olabileceğini hiç mi düşünmüyorsun? Senin de oğlun yarın bir gün maça gidecek.. Aynı muameleyi görse?

Polis ve taraftar arkadaşlarım... Sizler aynı insanlarsınız yahu? Bunu hiç mi düşünmüyorsunuz? Hiç mi birilerinin oyununa geldiğinizi hesaplamıyorsunuz?

Bu maçta yaşananlar 1 günlük olay değildir. 1 yılın sonudur. Adım adım gelinen son. Ve aynı zamanda futbolumuzda başlayacak çirkin bir dönemin başlangıcıdır. Maç biteli 48 saat oldu ben bu satırları yaşarken....

Aynı aptallıklar sürüyor... Herkes birbirini suçluyor. Değişecek hiçbir şey yokken herkesin tek derdi 'kendini haklı göstermek.' İftiralar, bok atmalar... Maşaların ortalığı bulandırmaları... Ve en büyük tehlike bir halt bilmeden, bir şey yaşamadan sürekli ahkam kesenler... Bilene saygı göstermeyip herşeyi sahiplenenler...

Biraz susun ne olur... Sakin olun.. Hatta çok şey isteyeceğim ama biraz anlayışlı olup alttan almayı bilin... Hadi biraz daha isteyeyim... Eleştirdiklerinizin yerine kendinizi koyup öyle düşünün. Fanatik olmayın, taraftar olun... Futbolu sevin, kulübünüzü sevin... Futbolu kenara koyup ona buna düşmanlık yapmayı bırakın...

Avrupa maçlarını izleyin... Karşılıklı anlayışı, saygıyı ve centilmenliği görün. Sabrı, desteği gözlemleyin. Bunlara hayran olmakla kalmayın, uygulayın... Bakın futbolumuz ne kadar güzelleşecek.... Güzelleşecekti...

Ama biz futbolumuzu gömdük hep beraber... Neden mi? Tek kelimelik yanıtla: Cehaletimizden..

25 Nisan 2012 Çarşamba

Şaşırtan Dakiklik


Yaşamım boyunca gerek babamın mesleği, gerekse kendi çalışma dönemim içerisinde standartların üzerinde uçuş yaptığımı düşünüyorum. Eskiden tek THY vardı. Son yıllarda alternatif firmalar çoğaldı. Çalıştığım dönemde işyerinin genel tercihi THY olmuştu. Dolayısıyla uzun yıllar THY'nin verimli bir müşterisi oldum..

Son 5 aylık süreçte biri yurtdışı, biri de yurtiçi olmak üzere 2 kez uçak kullandım. Ve her ikisinde bu kez Pegasus'la uçtum İlki yurtdışıydı. Tesadüf dedim. Bir kez de yurtiçinde aynı görüntüyü yakalayınca 'İnsan beğendiğini de dile getirmeli' diyerek bunu yazmaya karar verdim.

2 uçuşun anlamı 2'şer iniş ve kalkış demek. Bu 4 havalanmanın da tam saatinde olması fazlasıyla şaşırttı. Kolsaatlerini ayarlamak gerekse sanki kalkış saatleri baz alınabilirdi. Tam dakikasında uçak havalanmıştı her defasında... Ne 1 dakika eksik, ne 1 dakika fazla... Hatta yurtdışı uçuşumda gideceğimiz yere de 15 dakikaya yakın erken vardık.

Etrafımdaki herkese sormaya başladım... Herkes dış kaynaklı bir etken olmadıkça Pegasus'un genelde dakik olduğunu söyledi. Gerçekten alkışı övgüyü hakeden dakiklikleri söz konusu. Uçakları yeterince rahat. İkram özellikleri yok. Uçakta zaman zaman komik alışveriş görüntüleri izleniyor. Ama 'Benim için beleş bir şeyler yemek değil, zamanında gidip gelmek' diyenler için Pegasus doüru adres görüntüsünde...

Yıllarca THY kullandım. Zaman zaman uçağa geç kalır gibi olduğumda sağolsun 'Nasıl olsa 10-15 dakika rötar vardır' düşüncemde THY beni iç yanıltmadı.

Bu yazı asla reklam kokan bir hareket değil... Yalnızca yıllarca rötarlar nedeniyle saatlerini salonlarda geçirmiş birinin haklı beğenisini dile getirişidir... 

13 Nisan 2012 Cuma

Babam...



13 Nisan babamın doğum günüydü... Rahmetli babamın... Yıllardır özlemle andığım babamın... Gün boyu onu andım durdum, kendi içimde... Şöyle yapardı, böyle yapardı deyip durdum. Biraz hüzünlü bir gündü benim için. Birazdan da öte... Oldukça hüzünlüydü...

Açıkcası etrafımda babalarıyla yaşayan dostlarımı kıskandım. Ve onların benim hislerimle mümkün olduğunca geç yaşamaları için de dua edip durdum...

Sağlığında babamla süper kapışırdım. Etrafımızdakiler de gülerek bizi izlerlerdi. Ama her defasında buluşurduk. Buluşmak da zorundaydık. O babam, ben de oğluydum. Bana çok kızardı. Bir çok nedenden ötürü. Dinlemezdi beni. Bir gün ona mektup yazmıştım. 'Bana kıyma. Babamsın ve senin tavırlı günlerin bana acı veriyor' içerikli bir şeyler yazmıştım. Ondan sonra bana çok fazla tavır almamıştı. Onu ne kadar da özlüyorum... Anlatmam zor... Etrafımda babasını yitirmiş tanıdıklarım var. Çoğu aynı hisleri paylaşıyor. Hiç konuşmadan bakışlarımızla anlaşıyoruz, özlemimizi paylaşıyoruz...

Yalnızca babalar değil... Kaybedilenlerin özlemi o kadar büyük oluyor ki... Hele de benim gibi orta yaşlara gelince...

Bu satırları kim okuyor bilmiyorum... Ama yaşayan her büyüğünüze sahip çıkmakta fayda var. Sonra çok pişman oluyorsunuz. Benim duyduğum pişmanlık yok. Babamla çok şey paylaştım. Maça gittik beraber. Bordeaux maçında tribünde kalp krizi geçirdiğinde yanındaydım. Elimi tutuyordu. Kendine geldiğinde 40 dakikayı geçmişti. Maçı sormuştu. Beraber tatile çıktık. İçtik. Çok güldük. Ama hçbirine doyamadım. Siz de muhtemelen doyamazsınız ama mümkün olduğunca sevdiklerinizle uzun uzun yaşamakta fayda var.

Yaşam bazen çok uzun bazen çok kısa... Bu süreçte garip garip kaprislere, kavgalara, nazlara gerek yok. Fazla böbürlenmek gereksiz. Gerçek dertleri olan insanlar varken dert yaratan, pireyi deveye çeviren bir mentaliteyle yaşamak anlamsız.

Hayatı sevdiklerinizle mümkün olduğunca kolay yaşayın... Yarını yaşayacaksınız. Ve bir daha asla yarın olmayacak. O nedenle yarını tüm keyfiyle yaşayın... Sevdiklerinizle... Sizi hakedenlerle...

23 Mart 2012 Cuma

Sizin Aracınız Hiç Kayboldu mu?

Bundan yıllar önceydi... Hollanda'daydım. Boş bir günümüzde Amsterdam'a gittik. Kiralık araç vardı bende. Bilen bilir, Amsterdam'da bisiklet için bile park yeri bulmak sıkıntılıdır. Doğal olarak attığım şeref turları sonrası bir ara sokağa parkettim. 3-4 saat sonra geldiğimde camda bir kağıt buldum. Etrafa dikkatli baktığımda parkedilmez işaretinin ağaç dalları arasında kaldığını gördüm. Kağıdı okudum. Bir polis numarası vardı. Lastiklere baktığımda sol öne aracın gidişini etkileyecek bir demir takıldığını gördüm. Kağıttaki numaraya telefon ettim. Yine kağıtta yazılı numarayı okudum sadece. 15 dakika sonra bisikletli 2 polis geldi. 120 euro cezayı aldı, demiri söktü ve gitti...

Acı bir tecübeydi...!

Zamanında yeterince dert yanmıştım bunla ilgili...

Bu yazdıklarımı başıma benzer bir olayın yeniden gelişi nedeniyle yazmıyorum. Genelde başımıza bir şey gelince hemen bağırırız ama bu kez öyle değil...

Geçen gün Moda'da dolaşıyordum. Polisin çekici araçının bir arabayı kaldırdığını gördüm. 4 tekerleğe takılan demirler jantı çizmişti. Araç çekiciye yüklendi. Polis seri bir şekilde aracı alıp gitti. Adeta bir hırsız gibi. Evet, hatalı parktı. Yaya geçidi üzerinde. Herşeyimiz doğruyken o araç yaya geçidine parketmişti. Çekicideki adamlara dikkat ettim. Zorluklar içerisinde dünyayı kurtarır bir eda içinde son derece seriydiler. Halbuki her çektikleri araç bildiğim kadarıyla onlara cezanın yanında çekici parası adı altında bir gelir kaynağı.

Aracınız hiç çekildi mi bilmem ama bu ülkemizde iğrenç bir durum. Sanki hırsızlar götürmüş gibi bir his kaplar içinizi. Sonra etrafa sorarsınız, 'Burada çekilen araçlar nereye götürülür' diye. Çeken polis en ufak bir not bırakma gereksinimi duymaz. Araç sizin ya, nasıl olsa bulursunuz. Bulduğunuzda önce çekici parasını, sonra cezanızı ödersiniz. Ceza tamam, adam gibi parketseydik de... Biz mi dedik çekin diye... Yazın plakaya cezayı. Ocak veya temmuz aylarındaki, o da olmazsa trafik muayenesinde çıksın. Yok, illa o araç çekilecek. Çekilirken oarası burası çizilecek. Sorsanız cevap hazır: 'Biz yapmadık!' Ya da bunla ilgili bir birim kurulamaz mı, bisikletli...

Ne kadar modern bir durum, yüzyıla yakışır... Buna bir önlem almak çok mu zor? Evet, hataya karşıyım. Hatta yanlışın cezası 3-4 katına çıksa gıkım çıkmaz ama cezalandırma sistemindeki bu arabeskliğe karşıyım.

4 Mart 2012 Pazar

Fenerbahçelilik

Gençlerbirliği karşısında 6-1'lik galibiyet sonrası sabah kalktığımda bir düş dünyasına dalıverdim. Şike davası hiç olmasaydı... Geçmişe yönelik hiçbir endişe veya şüphe yaşanmasaydı... Camiada hiçbir karışıklık olmadan, birlik – beraberlik havası sürseydi... İktidarı muhalefeti elele olsaydı... Geçen yılın şampiyonı olarak böyle bir galibiyetin ötesinde böyle bir futbolla 2 hafta sonra oynanacak G.Saray derbisi ve ardından play-off beklenir olsaydı... Nasıl da bir gün olurdu kimbilir!

Bir an önce sahalara dönmeyi arzulayan biri olarak ben yine de o futbolun keyfini yaşamaya kararlıyım. Hele ki takım ligin son virajına yaklaşırken böyle bir tempo yakaladıktan sonra keyfim daha da büyüyor...

Ancak... Yaşananları yakından takip eden biri olarak yine de keyfe parmak atanları görmeden edemiyorum. Hele ki de bunların Fenerbahçeli kimliğiyle bu tatsızlığı yaratma çabaları inanılmaz iğrenç geliyor bana...

Neymiş: Fenerbahçe süper oynayıp kazandı ya, muhalafet çatlasınmış. Bazıları kahroluyormuş. Ben de dahil bazıları bu oyun ve galibiyete sevinmiyorlarmış. Doğum günü 3 Temmuz olarak değerlendirilebilecek bu zekası kıt kesim zafer şarkılar söylerken diğer Fenerbahçeli grup çatlıyormuş sinirden...

Hadi ordan beyler! Siz mi Fenerbahçelisiniz? Bırakın bu iktidar savaşını. O çatlıyor dediğiniz kesimin Fenerbahçeliliğini tartışmak size mi düştü? İlla sataşacak bir yerler arıyorsanız, futbol centilmenliği sınırları içinde gidin rakiplerle atışın. Birbirimizi kızdıralım rakiplerimizle. Elbette incitmeden. Futbolun keyifli rekabetini kullanarak. Ama birilerinin Fenerbahçeliliğini tartışmak kimseye kalmaz.

Fenerbahçeli olmak çeşitli nitelikler taşıyabilmektir. Saygı, mantık, hoşgörü, sevgi, bilinç... Bunlar olmadan taraftar da olunmaz. Başka bir şey olunur ama taraftar olunmaz.

Futbolun özünde eleştiri vardır. Şu böyle olmalı, bu şöyle olmalı tartışmaları olmadan futbol dümdüz sıkıcı bir oyun olur. Ama 'Benim düşündüğümü düşünmeyen bizden değildir' mantığı taraftarlıkla bağdaştırılamaz.

Ben de eleştiriler alıyorum. Eleştiriyorum ya zaman zaman, ben Fenerbahçeli değilmişim. Geçin bunları, işinize bakın...

Hangi futbolcu ekmek kazandığı bu kulübe yalnızca vermesi gereken futbol hizmetini vermiyorsa...

Hangi yönetici işi sadece yöneticilik yapmakken bu yüce sıfatı kendi lehine kullanıyorsa...

Hangi kişi futbolcu, yönetici yalakası bir tavırla kendine rant sağlıyorsa...

Hangi kişi sürekli iktidar yalakalığıyle camiayı bütünleştirmek yerine bölücülük yapıyorsa...

Hangi taraftar, taraftarlık görevini aşıp siyasi bir kimlikle birşeyler kovalamaya çalışıyorsa...

Hangi gazeteci görevi dışında kasıtlı yalan dolanla camiayı karıştırmaya çalışıyorsa...

Bunları tartışın, bunları eleştirin...

Duyar gibiyim... Gazeteci dedim ya... Hemen eleştirenler var, 'Zamanında sen de neler yaptın' diye... Gazetecilik yalakalık değildir. Yanlış olduğunu gördüğü bir olay varsa, gazeteci bunun haberini yapmalı. Veya olayı ortaya koymalı. Asla kasıtlı bir karışıklık yaratmadım. Duyduğumu, bulduğumu ortaya koydum. İşe gelmeyen haberler yaptığım kadar işe gelenler de yaptım. Doğaldır, kör gözler onu asla görmedi. Ama ne ben, ne de bir başka muhabir arkadaşımın kasıtlı bir haberini duymadım. Muhabir diyorum. Çünkü ben onları tanırım. Onlardanım. Yönetim kademesinde olmadığım için onların işine karışma lüksüm de olmadı. Dikkat ediyorum da o eleştirdiğim kitle sürekli muhabirlere tepki içinde.

Eleştiri olsun ama yapıcı olsun... Şu dönem gördüğüm eleştirilerin ortaya koyuluş biçimi Fenerbahçe'ye hiçbir fayda sağlamaz. Bu işler konuşarak, elele verilerek aşılır...

Tarihinin en sancılı dönemini geçiren Fenerbahçe'de bütünlük sağlanacağı yerde iç çatışmalar eksik olmuyor. Kör gözler sürekli iş başında...

Bırakılsın bu politika... En büyük görev şu an bu işten güzel paralar kazanan futbolculara düşüyor. Gençlerbirliği maçı inanılmaz bir futbol resitaliydi. Herkes alnından öpülmeli... Bunun yarısı sezon sonuna kadar oynansın, şampiyonluk rahat gelir. Son süreçe girdiğimiz dönemde bu performansın yakalanması inanılmaz umut verici.

Fenerbahçe şampiyon olsun, sıkıntılar örtülür. Ve yakın gelecekte atılacak olumlu atımlar bu kaos sezonunun mazide kalmasını sağlar...

Bu adımlar ne mi olur? Zaman içinde hepsini konuşarak buluruz...

17 Şubat 2012 Cuma

Teşekkürler

Yılllar sonra nacizane Cumhuriyet çatısı altından bir şeyler karalamaya çalıştım. Çevremde bir hareketlenme bekliyordum ama açıkcası bu beklentimin de üzerinde oldu. Olumlu olumsuz eleştirileriyle birlikte iyi dileklerini ileten çok sayıda kişi gördim. Hepsine elimden geldiğince yanıt vermeye çalıştım. Unuttuğum veya göremediğim olduysa özür dilerim...

Bana tekrardan kapılarını aralayan Cumhuriyet ailesine duyduğum sevginin de boş olmadığını bir kez daha gördüm. Sanırım o ailenin bir parçasıyım ve de bundan ötürü çok mutluyum. Nereye kadar sürer bilemem ama şartlar ne olursa olsun ben Cumhuriyet vatandaşı olarak kalacağım ne mutlu ki...

Olumlu olumsuz eleştiriler demiştim... Düzey bozulmadıkça hepsine yetişmeye çalışıyorum. Ama bir de garip lisanlarıyla ortada dolaşan arkadaşlar var. Benim Cumhuriyet'te olmamı o garip lisanlarıyla eleştiriyorlar. Hatta Fenerbahçeliliğime bile laf atanlar oluyor...

Dostlar... 30 yıla yakın benle mi yaşadınız da Fenerbahçeliliğime laf edebiliyorsunuz? Neler yaşadığımı, neler yaptığımı ne kadar biliyorsunuz? Beni ne kadar tanıyorsunuz? Ne kadar Fenerbahçe'nin içinde yer aldınız? Ve de ne kadar benimle medeni şartlarda Fenerbahçe'yi konuşabilirsiniz?

Gelelim Cumhuriyet'e... En zor şartlarında bile Cumhuriyet gazetesi için emek verdiniz mi? Oradaki insanlar beni nasıl tanır ki siz bana bir şeyler söyleyebiliyorsunuz? Yine aynı şey: Beni ne kadar tanıyorsunuz? Ve de herşeyden öte: Fikirlere, tartışmaya karşı biri gibi davranıp kendinizi nasıl Cumhuriyet gazetesi içinden görebiliyorsunuz?

Fenerbahçelilik ve Cumhuriyet okuru olmak 1 ortak özellik taşır: Demokratik olmak...

Ne kadar demokratiksiniz?

Tekrardan hepinize kucak dolusu teşekkürler...