29 Temmuz 2025 Salı

Hoşgörüsüzlük… Divandan dökülenler…

 

 

Bir haber spotu gördüm. Metroda 6 genç, adamın birini dövmüşler, etraftan da müdahale edip sakinleştiren olmamış…

Ne kadar sıradan bir haber artık bizler için aslında. Benzerleri her gün yaşanıyor…

Herkesin dilinde aynı cümleler var… 2000’lerin başlangıcında daha mutluyduk. 90’lar daha mutluyduk… 80’lerde ondan da mutluyduk…  70’ler çok çok daha mutluyduk…

Artık 60’lara da gelmeyeyim. Bir kısmını saygıyla anıyoruz, anılacaklar listesine doğru giderken..

Aslında ne kadar çok şeyimiz var o yıllara oranla… En önemlisi can yoldaşlarımız telefonlarımız! Son model arabalar… Fıstık gibi yollar… Kanal kanal, platform platform TV izleme şansı… Teknoloji… Hele de biraz paran varsa… Dünya senin değil mi?

Ama o bir eksik var ya, bir eksik… Bence bizi mahveden o…

Hoşgörümüz yok artık. Hiçbir şeye katlanamıyoruz. Gülmeyi unuttuk, hırsların esiri olduk. Onun neyi varsa, benim daha iyisi olmalı. O ne yapıyorsa, ben de aynısını, hatta daha iyisini yapmalıyım. Hatta yediğimi, içtiğimi, gezdiğimi anlamsızca, içeriksizce de olsa yayınlayayım ki görsünler.

Ha gezdiğin bir yeri otur yaz, anlat. Uğraş, bir hikayesini dök ortaya, eyvallah. Ama… Ama’sını sanırım hepiniz anlıyorsunuz…

Bu hırslar içerisinde gülmeyi, yetinmeyi unuttuk. Zaten bizi bir yerlere taşıyan zihniyetin yasakları tepemizde, bir de yenilenen Türk insanı yapısı…

Garip bir toplum olmadık mı?

Genç nesil elbette bilmez eskiyi…

Dile getirmeye çalışayım. Herkes cebindeki kadar yaşar, mutlu olurdu. En önemlisi şaka yapardık birbirimize. TV’lerde eğlence programları olurdu. Elbette bir sansür vardı ama böyle değildi. Sınırsızca  değil ama hoşgörüyle sohbet edilirdi. Dizilerde, filmlerde mesela 2 seven insanın öpüşmesi kadar normal bir şey yoktu. Korkuyorum ki yakında öpüşme, hatta elele tutuşma sahneleri ayıplanacak, yasaklanacak…

Zekamızdan şüphe edecek şeyler olmazdı. Mesela insanlar alkol alır malum. Bu TV’lerde mahsurlu değildi. Artık yasak. Daha komiği, eskilerden kalma filmlerde içki bardaklarının mozaiklenmesi. İnsanı tamamen salak yerine koyan bir tutum. Çocuklar sorduğunda ‘Çekim hatası’ falan dememiz isteniyor herhalde.

Sokakta çocuklar oynarken sadece fiziksel kazalardan korkulurdu, düşer falan diye. Şimdi gerçi sokakta oynayan da kalmadı ama olur da çıkarsa çocuk sokağa, en büyük korku sarkıntılık.

Eskiden kadın – erkek bir durum sonrası şakalaşırdı. Şimdi benzeri bir şey olduğunda yorum tek: Herife bak, yürüyor!

2 hafta oldu, bir köydeyiz. Şehirden, insandan uzak. Karmaşa yok, sahte düzenler yok. Daha huzurlu ama buralarda yaşamanın da gençler için ekonomik olarak yaşam kurma olasılığı malumunuz çok kısıtlı. Ancak ciddi bir sakinlik, doğallık söz konusu. Yazık ki böyle yaşayamıyoruz çoğunlukta ve gerildikçe geriliyoruz.

Ben de 80’leri, 90’ları fazlasıyla özleyenlerdenim. Ne yaşayacaksak özgürce, doğallığıyla yaşamak istiyorum. Zekayı ölçen kısıtlamaların yerine daha hoşgörülü, gülümseyerek yaşamak istiyorum. Medeniyetin insan yaşamına kattığı sözde etkenler, özümüzü fazlasıyla bozuyor. Ünlü bir yerde cebimi boşaltan bir yemek yerine kendimizin hazırladığı bir sofrada keyif almayı hedeflerken bunun yaşamın doğallığı olarak görülmesini istiyorum. Bir deniz kenarına gittiğimde otopark, şezlong derken aptal yerine konmak istemiyorum.

Bakkalları özledim, marketlerde kazıklanmaktan bıkmış biri olarak… Ama sahibi de bakkal amca olacak, çakal bakkal değil!

Sokakta çocuklar oynarken 5 dakika da olsa onlara katılmak istiyorum. Ailelerinden ‘Uzak durun çocuklardan’ tepkisi almadan…

Orada burada buluşalımdan ziyade 2 simit alıp evimizin zilini çalan, ‘Çay demleyin hadi’ diyen insanlar yaşamak istiyorum…

Hayat dersi veren insanlar değil, bugün beraber nasıl güler eğleniriz diyenleri bekliyorum…

Kısacası hoşgörülü bir hayatı izliyorum…

Evet, ekonomik şartlardan  belki de tarihimizin en zorlu dönemini yaşatıyor. Ama fütursuzca yaşama hırsı da bizleri tüketmiyor mu? ‘Komşusu açken tok yatan bizden değildir’ denmiş. Bunu unuttuk mu? Peki, eldeki şartlarla da bu dönemi keyifli hale getirebileceğimizin hesabını neden yapmıyoruz? İlla parayla, harcamayla tüketimle mi çok mutlu olabiliriz?

Her dönem gelir geçer… Elbette bu günler de geçecek ama biz kendimizi kaybettikçe bu süreç uzar. Kısa yaşamda sıkıntıların elbette hesabını soralım ama yaşamaya da devam etmeye çalışalım…

Bunları yazan ben, yapabiliyor muyum? Tartışılır… Ama şu 15 günde çok daha farklı hissedebiliyorum, o bizi uçurumda dolaştıran düzenden uzak durdukça…

6 çocuğun dövdüğü adamın haberini okumak insanın yaşam enerjisini tümden alıyor…

Bugün ona, yarın bize…

Biraz kendimize gelmemiz çok önemli…

***

Bir süredir yazmak iyi geldi… Hatta entelleşip yeniden kitap okumama bile etken oldu J

Destek verenler oldu, sağolsunlar…

Yorumlarınız, eleştirileriniz benim için önemli…

Bir yer bulsam bile yazacak - konuşacak, sizden gelen ilgi doğrultusunda devam etmeye gayret edeceğim…

İyi geliyor…

Size de tavsiye ederim… Yazın… Rahatlarsınız..

***

 

BİR DAMLA FENERBAHÇE

 

Geçtiğimiz günlerde Fenerbahçe’de belki de tarihin en renkli Yüksek Divan Kurullarından biri gerçekleşti. Eylül ayında beklenen kongre öncesi sanırım camianın son toplantısı oldu…

Yaşananlar malum… Pek değil hiç yakışmadı Fenerbahçe’ye bu tablo. Yaklaşan sezon öncesi yol gösteren bir yorum, ezeli rakibin hamlelerine karşı neler yapılması gerektiği, hatta bu hamleleri nasıl yaptıkları, TFF ve hakemlere sezon öncesi takınılacak tavırlarla ilgili öneriler, takımın gidişatıyla ilgili düşünceler bolca konuşulmadı! Hatta ne yazık ki hiç konuşulmadı! Aksine, ‘Sen şunu yaptın, ben bunu yaptım, sen şöylesin, ben böyleyim’ kavgası izledik.

Sonra da ‘Birleşelim’ önerisi atıldı ortaya… Şunun altını çizelim: Koç, Yıldırım ve Saran birbirini hiç sevmeyen 3 figür ve birleşmezler, onlar bu haldeyken kavga eksik olmaz. Olur da birleşir gibi olsalar da sağlıksız ve kısa süreli olur!

Geçelim kurul sonrası ortaya çıkan tabloya…

Ali Koç…

Belki de en sakin ve yapıcı konuşmalarından birini gerçekleştirdi. Bunu her geçen dakika öfke ve hırs seviyesinde kayıp yaşayan Aziz Yıldırım’a borçlu. Önceki konuşmalarını hatırlıyorum da… Eğer kurulda Aziz Yıldırım olmasaydı, yine bazı kesimlere kızgınlık ve öfkesini yayarak camianın yeniden huzursuz olmasına neden olabilirdi ama olmadı. Başkan Koç toplantıyı bir kez daha izlerse, aslında sakin ve camiadan kimseye sataşmadan etkili olabileceğini görmüş olabilir. Gerçi yine Hakan Bilal Kutlualp ve Emrah Tümay’a bazı salvolarda bulundu ama geçmişteki üslupları sonrası bunları görmezden gelebiliriz…

Hapise kadar girmiş bir eski başkana karşı ‘Tarihin en çok saldırılan başkanıyım’ demesi ilginç olmakla beraber kendisine karşı çok çirkin ifadeler kullanıldığını kabul etmemiz gerekir. Sanal platformlarda başkan ve ekibine gerçekten ‘iğrenç’ denilecek üslup içindekilerin divan konuşmalarında üsluptan yakınıp ‘Birleşelim’ çağrısında bulunmaları trajikomikti…

Evet, Ali başkanın bazı konuşmalarında çok itici olduğunu kabul ediyorum. Birkaç kez bire bir karşılaşmamızda bana takılırken söyledikleri bile garip gelmişti açıkçası. Ama 7 yıldır bu kadar emek ve para verip, çok sevdiğine inandığım Fenerbahçe’nin başarılı olması için sinir sağlığında bile sıkıntı yaşayacak duruma gelen başkanın gerçekten başarılı olmasını çok istiyorum. Ama gidişat yine sıkıntılı… Sırf transferdeki yavaşlık değil, ‘Biz biliriz’ havası endişe verici.

Ama en önemlisi… Camianın mevcut başkanı olarak camiayı biraraya getirememek büyük sıkıntı. Eleştiri için pusuda bekleyenler var. Başarı olursa muhalafete saldırmaya hazır bir ekip beklemede… Yani sanki Fenerbahçe’nin başarısı değil söz konusu…

Aslında çok şey yapılabilir. Bir kere sosyal tesisler kapılarını daha sevimli bir şekilde açıp üyelerin birlikte yaşamasını sağlayabilir. Düşünün ki üyeler Dereağzı tesislerine giremiyor bile. Takım biraz daha seyirciye yaklaştırılır. Hadi sezon açılışı olmadı, haftada 1 kez Dereağzı’nda idman bile Fenerbahçe ruhunu bilmeyen oyuncuların mesuliyetini arttırır. Dereağzı olmadı, stat… Eski deneyimli isimlerle daha çok biraya gelip iyi enerji dağıtmak, taraftarın üzerindeki elektriği de azaltır.

Ve transfer… O konuda artık diyecek bir şey yok… Çoktan fena geç kalındı… Futbol takımına ‘Transfer olmasa da Mourinho bu işi bu yıl götürür’ misyonu mu yüklenmek istendi, gerçekten çözemedim ama Portekizli de öyle olmadığını üstü kapalı ifade etti. Bu kadroyla ne olacak, hele Feyenoord maçlarında, çok merak ediyorum…

Aziz Yıldırım…

Başkanlığı zamanında çok ters düştüm. Beni pek sevdiğini sanmam Aziz başkanın, sorun değil. Ben muhabirlik görevim ve Fenerbahçe sevgim ne gerektiriyorsa doğru – yanlış yapmaya gayret ettim. Zamanında güzel günler de yaşadık muhabir olarak. Elbette takımın başarısı doğrultusunda mutlu, sakin günler anlamında ifade ettim. Bu arada her geçen dönem daha tecrübelendi Aziz başkan. Bir o kadar da ‘Ben bilirim’ havasına o da büründü. Doğrudur, çok şey öğrenmişti. Ve tam bunları hayata geçirme sürecinde malum kumpası yaşadık. Çok üzülmüştüm, çünkü süreci yaşamayı hakedecek bir hata söz konusu değildi. Zaman her şeyi ortaya çıkardı ama başkan ve arkadaşlarının ödediği yanlış hesabın telafisi olamaz…

Tüm bu tecrübelerinin yansıması için olası bir dönem daha Fenerbahçe başkanlığına sıcak bakardım Aziz başkanın. Son yıllarda daha barışçı, daha gülümser bir figür olmuştu. Tecrübesine elbet hiçbir şey denemez. Ama son kurul 2 noktaya çekti beni… İlki, kusura bakmayın ama Aziz başkana artık ağır hava gelmiş, sanki enerjisi süreklilik şeklinde Fenerbahçe’ye yansıyamaz… İkincisi… Kızdı Yıldırım kurulda, haklı da olarak. Ama kızdığı anlarda eski günler geldi gözümün önüne, herkesin kalbini kırabildiği günler. Bir kez daha başkan olursa, kızıp sinirleneceği günler çok olacaktır ve Fenerbahçe ailesinin böyle öfkeli görüntülere artık hiç mi hiç tahammülü yok.

Aziz başkan Fenerbahçe’nin artık tartışılmaz ‘kanaat önderi’ olmalı. Her fırsatta kulübün içinde yaşaması sağlanmalı. En ufak konuda danışılmalı. Ama laf olsun diye değil, dedikleri dikkate alıp uygulanmalı. Kalbi kırılmamalı, küstürülmemeli. Herkes bilmeli ki şu an ondaki deneyim kimsede yok ve bundan fayda sağlanmalı. Aziz başkan zamanında Ali Şen başkandan kaçardı, kendisiyle iletişimde olmak istemezdi. Benzer hata yapılmamalı…

Sadettin Saran…

Galiba bu kez adaylığını sonuna kadar götürecek Sadettin Saran. Koç – Yıldırım kavgasına girmeden kenarda kalması artı oldu kendisine. Ama en azından başkan adayı bir isim olarak söz alıp, ‘Ben bu kavgada yokum. Sadece başkan olursam yapmak istediklerim, yolum şu…‘ diyerek sesini duyurabilirdi. Yıllar içerisinde üzerinde çok eleştiri birikti. Özellikle 3 Temmuz’daki sessizliği camia tarafından her zaman tepki gördü. İşi zor… Tüm başkan adaylarının çevresinde onu kontrol altında tutmaya çalışan bir yapı oluşur ki bu çok tehlikelidir. Sadettin Saran’ın etrafında bunun en ağırlarından biri olduğu anlatılıyor, bu çok tehlikeli… Sadettin Saran’ın yolu biraz uzun gibi geliyor bana. Taraftar değil ama önce kongrenin, camianın içinde daha çok durmalı… Ancak kendi yöntemleriyle….

Evet, meşhur Divan Kurulu sonrası bunları gözlemledim… Ne mi olur?

Sanırım Ali Koç başkan, seçimde önde olacağının sinyalini verdi. Aziz Yıldırım adaylığa karar verse bile, biraz daha farklı hamlelerde bulunmaz ise işi zor gibi geliyor…

Bu arada son dönemde kafaya taktığım Fenerbahçe’nin dijital platformlardaki iğrençliklerinin yarattığı tehlikenin de altını çizmekte fayda var. Eskiden Fenerbahçe medyası vardı, hepsi gazete, radyo ve TV’ler vasıtasıyla 1’e1 ortaydılar, ben dahil… Şimdi troller var… Bir yandan kendi isimleriyle, bir yandan sahte isimlerle ortalığı iğrençleştirip duruyorlar.

Koç olsun, Yıldırım olsun, Saran olsun… Kim olursa olsun… Hepsi bunlardan rahatsız olduklarını söyleyip ilgilerinin olmadıklarını, takip etmediklerini söylüyorlar ama yalan! Hepsi bu yolu sıcak tutuyorlar. Kendileri olsun, etrafındakiler olsun bu trolleri bir şekilde kullanıp birbirlerini yıpratmaya çalışıyorlar ama asıl zararı Fenerbahçe görüyor. Ve ne yazık ki Fenerbahçe sevdalıları da bunlara itibar gösterip güçlenmelerine neden oluyor. Bakın dikkat edin, çekirge misali bu tiplerin çoğu bir oradalar, bir buradalar. Eylül’de yine zıplama sürecine girerler. Başta transfer olmak üzere fütursuzca atarlar. Beslendikleri kesime kayıtsız şartsız bağlılık gösterirken, en ufak bir eleştiride bulunmazlar. Bu nedenle bunlar asla trollüğü aşıp gazeteci olamazlar…

Camianın liderlerinin asıl tedbir alması gereken de bu kirlilik, iğrençlik…

Siz siz olun, takipte seçici olun… Zıplamayanları tercih edin… Prim vermeyin…

Radyosu, TV’si… Her şeyi olan Fenerbahçe, niye objektif bir şekilde kendi medyasını öne çıkaramıyor, bunu da anlamıyorum. Çalışanları çok tecrübeli ama kurallar malum. Ne geçmiş, ne mevcut yönetimlerde bu yol tercih edilmedi. Bırakın Fenerbahçe’yi eleştirenler FBTV’de eleştirsin mesela. Oradaki eleştirinin bir üslubu olur en azından!

 

2 yorum:

Adsız dedi ki...

Denizcim yazını uzun olmasına rağmen sıkılmadan okudum, katılıyorum, devamı gelsin lütfen…

Deniz dedi ki...

İsimsiz çıkmış katkınız ama teşekkür ederim. Kısa tutmaya gayret edeceğim 😉